Tarafgirlik ve Zararları

mehmetnurituran

Tarafgirlik; bir fikre, meseleye, sisteme veya herhangi bir şeye “hak, adalet, doğruluk” gözetilerek değil de, herhangi bir çıkar veya yakınlık için körü körüne meyletmek, yapışmak, sahip çıkmak şeklinde târif edilebilir. Hiç şüphesiz bu, tehlikeli bir damardır.  Ve genellikle belirtileri şunlardır:

  1. İfrat ve tefritle istikametten uzaklaşırlar.
    2. Cerbeze (Demogoji) ile hakkı batıl, batılı hak göstermek için özel gayret gösterirler.
  2. Akılla değil, hisle ve tarafgirlikle hareket ederler.
    4. Kimsenin aklını beğenmezler, kendilerini dünyanın en akıllıları görürler.
    5. Nasihat edildiği zaman burun dinlemezler.
    6. Bilgiye ihtiyaç duymazlar; çünkü her şeyi bildiklerini iddia ederler.
    7. Yandaşlarının hiçbir kusurunu görmezler; karşı fikirdekilerin ise faziletlerini kusur olarak görür ve gösterirler.
    8. Alternatif kabul etmez ve karşıt fikre asla müsamaha göstermezler.
    9. Ön kabulle hareket eder, akıl, mantık ve insaf ölçülerine itibar etmezler.
    10. Hürriyet denince ancak kendi hürriyetini, müsamahayı ancak kedisi için ister, bunları bir başkasına layık görmezler.
    11. Kendisinden başkalarının düşüncelerine ve görüşlerine tahammül edemezler ve onları hainlikle, ihanetle ve fanatizmle suçlarlar.
    12. Kendisi gibi düşünmeyen ve inanmayanı “öteki”leştirir, gücü yeterse haşerat gibi görüp ezmeye çalışır, yetmezse yalan, iftira ve bayağı isnatlarla herkesin gözünde küçük düşürmeye ve değersizleştirmeye çalışır; çünkü her şeyi bildiklerini idda ederler.

              

Bediüzzaman hazretleri bu hallerin verdiği zararları İslamda yeri olmadığını kısaca şöyle izah eder; Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. Mekrubat S:253

Tarafgirlik yalnızca siyasî değil; içtimâî, dinî görünümlü, cibillî, ilmî veya hukûkî olabilir! Hatta sportif sebeplerle bile olabilir. En zararlılarından birisi de siyasî tarafgirlik olsa gerek. Bediüzzaman hazretleri bunu şöyle tarif eder; Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhâlif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, -1- dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim. Mektubat S:258

Bu tarafgirlik hissinden her zaman hakim sınıflar istifade etmişler çünkü tarafgirlik hissi insanların zülme ve hasızlığa karşı ittifak etmesine manii olmuştur. Beiüzzman hazretleri bu durumu şöyle ifade eder; Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından (parçalanmışlık) istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız.

İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَا اْلمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ ( “Mü’minler ancak kardeştirler.” Hucurat Sûresi, 10.) kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.
Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa,

اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا

(Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ gibidir.” Buharî, Salât: 88; Edeb: 36; Mezâlim: 5; Müslim, Birr: 65; Tirmizî, Birr: 18; Nesâî, Zekât: 67; Müsned, 4:405, 409. ) düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz. Mektubat: Sayfa 261.

Her insanın bir değerler manzumesi vardır ve olayları bu değerlerin ölçüsü ile tartar. Bazen de çok güvendiği birine aklını teslim eder ve her hadise için ayrı ayrı düşünmesine gerek kalmaz. Güvendiği kişiye bakar ve o ne diyorsa kendisi de onu benimser. Bu, insana bir rahatlık veriyor gibi görünse de mesuliyetten kurtarmaz. Ve sağlıklı düşünme, analiz yapma, hadiseleri yorumlama yeteneklerini de köreltir. Her insan yaptıklarının hesabını kendisi verecektir. Ve tercihlerinden mesuldür.

Sahabe-i Kiramın (RA) bu konudaki tutumları oldukça açıktır. Peygambere (ASM) muhatap oldukları halde ve her iş için O’na mutlak itaat etmeden önce Kendisine sormuşlar, “bunu size Allah mı bildirdi yoksa kendi fikriniz mi” diye ve eğer vahiy ile bildirilmemiş ise kendi farklı fikirlerini öne sürmüşler. Oysaki insan düşünüyor eğer kendisine mutlak itaat ile uyulmaya en layık biri varsa o elbette Peygamberdir’imizdir (ASM). Halbuki Sahabe efendilerimize bakınca kendi akıllarını iptal etmekle itaat etmediklerini görüyoruz. Soruyorlar, sorguluyorlar ve vahiy kaynaklı olmayan fikirlerine de itaat etmeden önce mütala’ ve müzakere ediyorlar. Farklı fikirleri olduğunda bunu da Allah Resulü Aleyhissalatü Vesselam’a söylemekten de çekinmiyorlar.

Bunlardan anlıyoruz ki Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, onların rahatça fikirlerini söylemelerine zemin hazırlamış. Onlarla istişare ediyor ve kendi fikrine zıt olan istişare kararlarını da uygulamaktan (hatta bazen neticenin iyi olmayacağını bilmesine rağmen) çekinmiyor.

Asr-ı Saadet’i saadet asrı yapan unsurları anlayıp günümüze taşımaktan başka saadeti kazanmak yolu yok. İslamın çekirdek toplumundaki esasları uygulamaya muhtacız. İstişare ile işlerimizi yapmaya ve bir ‘iyi bilen’in cebine aklımızı koymadan hür irademiz ile düşünebilmeye ihtiyacımız var.

Madem Allah dinine tabi olmayı insanlara teklif ederken akla kapı açıp ihtiyarı elden almıyor ve madem Allah’ın Resulü (ASM) Ashabını kendisine her konuda mutlak itaate zorlamıyor. Benim gibi düşünmek zorundasınız demiyor. Öyle ise biz de işlerimizi emir-kumanda zinciri ile hallederek saadete ulaşamayız.

Devlet idaresi gibi bazı alanlarda hiyerarşik yapı kaçınılmazdır ama İslama hizmet amacı ile bir araya gelmişsek hiyerarşik bir yapıdan uzak durmamız gerekir. Elbette her cemaatte fazileti fazla olan şahıslar bulunacaktır, fakat bu meziyetlerin cemaatteki tüm fertlere mâl edilmesi ile kuvvet ve kıymet artar. Yoksa bütün faziletlerin ve cemaatin çalışması ile hâsıl olan neticelerin bir şahsa verilmesi zulümdür.

Tüm bunlarla beraber insan bir şeye bağlanmak ve kendisini bir şeyde veya bir şahısta fena etmek ihtiyacındadır. Eğer cemaate veya içinde yaşadığı topluma feda eder veya onlarda fani olursa sorun yok. Tarafgirliğin sakıncalı olmayan hatta herkesin uymak zorunda olduğu tek bir çeşidi vardır o da hakka tarafgirliktir. Bundan gayrı tarafgirlikler zulme kapı açar. Tarafı olduğumu koruyayım derken karşısındakine zulmeder. Ayrıca tarafgiri olduğu kişiye de zulmeder çünkü “ihsan-ı İlahîden fazla ihsan ihsan değildir” kaidesince tarafgirlik damarı ile kusurları görmez ve o kişi için değil bir hayırhah olmak, hatalarına destek veren biri olur. Böylelikle hem kendine hem de tarafgirlik ettiği şahsa zararı dokunur.

Üstadımız bu tip bir tarafgirliğin zararları konusunda şöyle buyuruyor;

Bakmakta bir tarafa tarafgirlik hissi uyanır; tarafgir nazarı, taraftar olduğu taraf cereyanın kusurunu görmez, zulmüne rıza gösterir, belki alkışlar. Halbuki küfre rıza, küfür olduğu gibi, zulme razı olmak dahi zulümdür.

Elbette zemin yüzünde bu dehşetli düelloda semavatı ağlatacak zulümler ve tahribat oluyor. Çok masum ve mazlumların hukukları kayboluyor, mahvoluyor. Mimsiz, gaddar medeniyetin zalimâne düsturu olan, “Cemaat için fert feda edilir; milletin selameti için cüz’î hukuklara bakılmaz” diye, öyle dehşetli bir zulüm meydanı açmış ki, kurûn-u ûlâ vahşetlerinde de emsali vuku bulmamış. Kur’an-ı Mucizü’l-Beyânın adalet-i hakikiyesi, bir ferdin hakkını cemaate feda etmez; “Hak haktır; küçüğe, büyüğe, aza, çoğa bakılmaz” Kastamonu Lahikası, Sayfa 112

Bir insanın her konuda hakkı söyleyip hakka tarafgir olması nadirattandır, öyle ise bir insana tarafgir olmak da bazen hakkı bazen de hak olmayanı savunmak manasına gelebilir. Bu yüzden şahıslara değil de hakka taraftar olmak selametlidir. Zira hak aldatmaz ve hakikatbîn aldanmaz.

Mesele bir şahsı taklit etmek ise; kendisini taklit etmenin ibadet olduğu tek kişi Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam’dır. Elbette O’nun yolundan giden, O’na benzeyen her şahıs kıymetlidir, değerlidir. Ama bu kıymet tahakküm vesilesi değil birleştirici rol oynamanın mesuliyetine vesiledir. Ümmet arasındaki ihtilafları uzlaşmaya dönüştürmenin mesuliyetidir. 

Cenabı Hak bizi körü körüne tarafgirlikten muhafaza buyurması dileğiyle Allaha emanet olun.

Bu Yazıya Emoji ile Tepki Ver

0
0
0
0
0
0
0
0
0

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir cevap yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.