Neden Risale-İ Nur Okumalıyız?

mehmetnurituran

Okumadan istikamet sahibi olmak mümkün müdür? Geçmiş devirlerde bu soruya “evet” demek hayli kolaydı. Zira insanı çepeçevre kuşatan atmosfer, çevre, sokak ve aile müslümandı. İslamın kalaleri konumunda olan medreseler, tekya ve zaviyeler ayaktaydı ve istikamet üzereydiler. Dini, okuyarak, tahsil ederek öğrenmek şart değildi. Görerek, dinleyerek ve dinin yaşandığı çevre içinde bulunmak suretiyle öğrenmek ve yaşamak daha yaygın ve kolaydı. Yine geniş halk kitleleri için bunun en emniyetli yolu sahih mensubiyet ilişkilerinin cari olduğu bir çevrede bulunmaktır.

Doğrusunu isterseniz, emniyetli olan da budur. Zira insanın, Din’in bilinçli bir şekilde yaşandığı müslüman bir çevrede nefsin ve insî-cinnî şeytanların iğvalarına kapılmadan yaşaması ve istikametini muhafaza etmesi şüphesiz daha kolaydır. Bu sebeple Efendimiz (s.a.v), şeytanın tek kişiye her zaman daha yakın olacağını haber vermiştir…

“Şeytan” denince “İblis” ve emrindeki cinnîler ve günümüzde ideolojilerin, “yeni” (ehli “bid’at”) anlama ve yorumlama yöntemlerinin, küresel sistemin değer yargılarının ve dayatmalarının… da birer şeytanî unsur olduğu hatırdan çıkarılmamalı…

 Ancak günümüzü geçmişten farklı kılan bir durum var: “Okuyarak” öğrenme tarzı öylesine teşvik ediliyor ki, diğer öğrenme tarz ve metotları adeta unutuldu!

Oysa bu, son derece riskli bir öğrenme metodudur. Zira nelerin, hangi sistematik içinde okunacağı, okunan şeylerin doğru anlaşılıp anlaşılmadığı, eksiklerin nasıl tamamlanacağı, hatta en başta yazılan şeylerin doğru olup olmadığı… gibi soruların sağlıklı cevaplarını bulacağı bir zeminden ve mekanizmadan söz etmek neredeyse imkânsız. Çünkü herhangi bir denetim yok. İfade özgürlüğü adı altında isteyen istediğini yazıyor.

Yine de sahih bilgiye ulaşmak ve doğru bir sistemle öğrenmek gibi bir endişe taşıyan ve fakat bütün risklerine rağmen okuyarak öğrenme tarzını benimsemekten başka bir yol bulamayan kimseler için yol açıktır.

Amelî hayatın arızasız yürümesini sağlayacak bilginin öğrenilmesi gerekiyor. Bunun için de elimizde yeterince kaynak mevcut çok şükür. Bu hususta da başta ilmihaller olmak üzere sağlam bilgi kaynakları, monografiler, ihtiyacı karşılayacak ölçüde. Bunların bir defa okunması ve öğrenilmesi yeterlidir.

Esas sıkıntı, yolun bundan sonrasını yürümek isteyenler için söz konusu. Gerçek anlamda doğru bilgiye ulaşmak gibi bir derdi olanlar, başta itikadî zeminimizi sarsılmaz bir inanç (yakîn) oluşturacak şekilde öğrenmeliler. Bunun için her seviyedeki insan için bir “okuma programı” çıkarmak hayli zor ve bir o kadar da mes’uliyetli bir iş. Onun içinde herkesin istifade edebileceği ve biraz gayretle anlayacağı itikadi, İmani ve İslamın hakikatını izah ve ispat eden Risale-i Nuru okumalıyız. Okutmalıyız. Bunun içinde Tefsir nedir ve Risale-i Nur nasıl bir tefsirdir anlatmaya çalışacağız.

TEFSİR NEDİR?

Tefsir, Kur’an-ı Kerim’in lafızlarından kastedilen manaları insanın gücü ölçüsünde açıklamak demektir. Kur’an’ın en yetkili müfessiri, Hz. Peygamber’dir (s.a.v.). “Sana da, ey Resulüm, bu Zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın” (Nahl Sûresi 44.) ayeti bunu açıkça belirtir.

 Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kur’an hakkında üç mühim görevi vardı. Bunların birincisi tebliğ, ikincisi tebyin yani açıklama, üçüncüsü ise tatbiktir. Hz. Peygamber Kur’an’daki mücmelleri açıklamış, müşkülleri gidermiş, çok genel olan hükümleri sınırlandırmış (umumu tahsis etmiş), sorular üzerine cevap sadedinde bazen vahiy gelmiş, bazen kendisi açıklama yapmış, ondaki hükümlerin nasıl tatbik edileceğini göstermiştir.

Ashab-ı Kiram, Kur’an’ın bazı ayetlerinin açıklanmasına ihtiyaç duyar, Hz. Peygamber Efendimiz’in açıklamalarıyla maksatlarına erişirlerdi. İlerleyen asırlarda Müslümanların açıklanmasına ihtiyaç duydukları ayetlerin sayıları arttı. 2. ve 3. asırda yazılmış tefsirlere bakarsak, sure ve sure içinde ayet sırası gözetildiğini, fakat ayetlerin ekserisi hakkında herhangi bir açıklama veya rivayet yerleştirilmediğini görürüz. Ancak Hicri 3. asrın sonlarında bütün ayetlerin tefsir edilmeye başlandığına şahit oluyoruz.

Bu alanda elimizde olan ilk tefsir eseri Taberî’nin (ö. 310/923) tefsiridir. Bu tarz devam ederken bazı tefsirciler, muayyen konular hakkında tefsir yapmayı faydalı bulmuşlardır.

RİSALE-i NUR, NASIL BİR TEFSİRDİR?

Dinî ilimlerin öğretiminin zayıfladığı, insanların himmetlerinin ve dinî ilimlere ayırabildikleri zamanın azaldığı bir dönemde, işe en sağlam yerinden başlamak gerekiyordu. İşte Üstad Bediüzzaman’ın tefsiri, dinin temeli olan; Allah Teala’nın varlığı, birliği, sıfatları, melekler, kitaplar, nübüvvet, vahiy, ahiret hayatı gibi meselelerde, güçlü açıklamalar yapmıştır. Bunları yaparken, diğer tefsirlerdeki gibi farklı kıraat vecihleri, esbab-ı nüzul, i’rab, lügat vb.          yönlerini açıklamamıştır. Bu konular önemsiz olduğundan değil, bu hususta ayrıntılı açıklamaların bulunduğu geniş tefsirlere havale ettiğinden ötürü böyle yapmıştır.

Kur’an’ın tefsirini, başlıca ikiye ayırma görüşü İmam Gazali, İbn-i Kayyim ve Muhammed Abduh gibi zatlar tarafından da vurgulanmıştır. İşte Risale-i Nur, “manevî tefsir” kabilindendir. Manevî tefsir bazılarının zannettiği üzere, “işarî tefsir” demek olmayıp, lafızdan çok, manayı esas alan, manaları anlatmaya yönelen tefsir tarzıdır.

Üstad Bediüzzaman “Risale-i Nur, Kur’an’ın çok kuvvetli hakiki bir tefsiridir” der, bazı kimseler bunun ne manaya geldiğini bilmediklerinden, Üstad, şöyle bir açıklama yapma ihtiyacı hisseder: “Tefsir iki kısımdır: Birisi, malum tefsirlerdir ki Kur’an’ın ibaresini, kelime ve cümlelerinin manalarını beyan, izah ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise Kur’an’ın imanî hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan, ispat ve izah ederler. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zahir malum tefsirler, bu kısmı bazen mücmel (çok kısa) bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannit feylesofları susturan bir manevî tefsirdir.” (Şualar, s. 516)

Risale-i Nur, Sözler kitabının Birinci Söz’ü ve makam münasebetiyle onun peşine konulan bir parçada, Besmele’nin insana gerçek kimliğini verdiğini, onu dünyada Yüce Yaratıcı’nın bir müfettişi makamına yükselttiğini ve şahsî gücünden binlerce defa fazla bir güç kazandırdığını, kainatı şenlendiren ve bütün yaratıkları insana amade kılan sırrın “rahmet” olduğunu; koyun, inek gibi hayvanların da “Bismillah” diyerek rahmet feyzinden bir süt çeşmesi hâline geldiğini, bahçelerin “Bismillah” diyerek hadsiz sebze ve meyveleri içinde pişirdiğini, kâinatı dolduran o rahmete ulaşmanın yolunun “Rahmeten lil âlemin” olan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) terbiyesine girmek olduğunu anlatır.

Bu konuda verilebilecek çok sayıda örneklerden biri de Birinci Lem’a’dır. Hz. Yunus’un (a.s) denizde balık tarafından yutulması zahirî bir hadisedir. Bediüzzaman, bu gerçekten hareket ederek her birimizin ondan daha müşkül durumda olduğumuzu, balığın onu yuttuğu gibi nefs-i emmaremizin de bizi yutup ihtiraslarımıza hapsettiğini, dalgalı dünya denizinde boğulmamak için, balığı bir denizaltı gemisi gibi bize hizmet ettirecek bir hâle gelmemiz için Hz. Yunus gibi tam bir teslimiyetle Yüce Rabb’imize sığınmamız gerektiğini güzelce anlatarak bu kıssayı nasıl okumamız lazım geldiğini bildirir.

Yazının devamı haftaya çarşamba günü yayımlanacaktır.

 

 

 

Bu Yazıya Emoji ile Tepki Ver

0
0
0
0
0
0
0
0
0

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir cevap yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.