Kafkasya Kürtlerinin Hazin Hikâyesinin Sonucu ve Bugünkü Durum

mehmetnurituran

            1991’de Sovyetlerin çöküşüyle birlikte Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kendi bağımsızlığını ilan etmesinden sonra Kürd asimilasyonunun genellikle tamamlanmasının “kaygısızlığı” ile hareket eden Azeri yöneticileri, uluslar arası camiada azınlık haklarına “saygısını” göstermek  için “Ronahi” Kürd Kültür Cemiyetinin, “Denge Kürd” ve “Diplomat” isimli Kürdçe-Azeri’ce gazetelerin, haftada 30 dakikalık Kürdçe radyonun açılmasına, yılda Kürdçe bir-iki edebi kitabın basılmasına izin vermiştir. [1938 yılından 1990 yılına kadar Azerbaycan’da Kürdçe kitap basılmamıştır. 1990’dan sonra ise Kürdçe dokuz  kitap yayınlanmıştır: Amedê Hepo “Umut”/hikaye/, «Kürd halk incileri» /Folklor materyalleri/, “Kanlı göz yaşları”/öykü ve anılar/, Şamil Esgerov “Kürdçe Azerice, Azerice-Kürdçe sözlük ve Kürd dilinin kafiye sözlüğü”, Bariyê Bala “Nereye gidelim”/şiirler/, Usıve Fegi Evdılle “Kürd dili”/şiirler/, Gadire Moti “Şikayetçiyim, dünya” /şiirler/, “Kadersizim, dünya”/şiirler/, Bayrame Feti “Alfabe” /İlk okul alfabe kitabı/]. Bu olumlu, ancak en az yüz yıl geç kalmış adımlar, Azerbaycan Kürdlerinin üzerinden buldozer gibi geçen asimilasyonunun kısmı telafisine dahi yetmez. Kürdlerin kültürel gelişimine hiçbir devlet desteği olmadığı gibi, Azerbaycan’ın milliyetçi çevreleri söz konusu kurumların amaçları temelinde gelişim göstermemesi için akla gelen her türlü engelleme ve baskıyı yapmakta, bu oluşumların devletin imajına hizmet eden niteliğin bir millim bile dışına çıkmasına imkan vermemektedir.

            Eski Kızıl Kürdistan’ın Laçın bölgesinde yaşayan Kürdler, 1979’da yaptıkları onurlu başkaldırı ile bu yok etme politikasını kısmen de olsa sarsmayı başardılar. Başını Kamallı ve Karakeş köylülerinin çektiği bu direniş sayesinde 1989 nüfus sayımında Azerbaycan’da 12 bin Kürdün yaşadığı resmi belgelere geçti.

            Halihazırda Azerbaycan Kürdlerinin durumu içler açısıdır. Bir yandan beyaz katliamdan geçirilerek Kürdlükten koparılmış, diğer yandan Ermeni işgali sonuçunda iç mülteci konumuna düşmüşlerdir. Azerbaycan’daki Kürdlerin başka bir trajedisi de Kürdlere karşı en büyük düşmancılığı yapanların Türkleşmiş Kürdler olması. Kuzey Kürdistan örneğinde de sıkça görülen bu vaka düşündürücü… İktidardaki Kürd kökenli ama Kürdlükle yakından uzaktan bağlantısı olmayan Aliyev’e karşı “Kürdlere hamilik ettiği için” esassız ve patavatsızca saldırmayı siyasi anlayış haline getirmiş ana muhalefet partisi milliyetçi-şovinist Müsavat’ın başkanı Fuzuli ilinin Kürdler köyünden olan İsa Gember(ov) da Kürd,tür.

            Sürülen bir çok halk, kendi yerlerine dönme taleplerini yüksek sesle belirtmeye başlamış, kimi topluluklar ülkede inzibatı değişiklikler yapma  taleplerini Moskova koridorlarında dillendirme cesareti bulmuşlardı. Böylesi bir ortamda Kürdler de kendi seslerini yükseltmeyi yeğlediler. 1961 yılında genelde sürgün Kürdlerinden oluşan 9 kişilik bir heyet, Kızıl Kürdistan’ı yeniden “diriltmek” umuduyla Moskova yolunu tutular. Heyetin talepleri Moskova’da sıcak karşılanmadı. Kuruşçev’in danışmanları ile görüşen heyete, eski Kızıl Kürdistan arazisinin Azerbaycan SSC sınırları içerisinde bulunduğu ve bu konuda Azerbaycan hükümetini ikna etmenin mümkün olmadığı yanıtı verildi. Danışmanlar, Kürdlerin bu talebine karşılık olarak Kürdlerin yaşadığı cumhuriyetlerde kültürel otonomiler oluşturulabileceği düşüncesini ileri sürdüler. Ne var ki, gelişen sürecin karakteri ve buna ek olarak Kürdlerin kendilerinin örgütsüz davranışları kültürel özerklik sözlerinin de havada kalmasına yol açtı.

            1985’te M.S. Gorbaçev iktidarıyla birlikte ve yalnız Sovyetler Birliğinde değil, dünyada alt-üst oluşlara yol açan Perestroyka ve Glastnost, Sovyet Kürdleri’nin yaşamında yeni bir dönem başlattı. 1988 Şubatında patlak veren Azeri-Ermeni gerginliği, Kafkasya Kürdleri açısından zor günlerin yaklaştığına işaret ediyordu. Azerbaycan’da ve Ermenistan’da gençler sokaklardan zorla toplanarak savaş cephelerine götürülüyor, “katil Azerilere” ve “hain Ermenilere” karşı savaşmaya zorlanıyordu. Ermenistan’da Müslüman Azerilerle eş tutulan Müslüman Kürdler dövülerek, evleri yakılarak ülkeden kovuluyordu.

            “Yekbun” örgütünün kurulması Azerbaycan, Rusya ve Kazakistan’da yapılan toplantılarla başladı. Başını eski komünist ve 1961 yılında Kızıl Kürdistan talebiyle Moskova’ya giden heyet üyelerinden olan Mihemedê Silo (Muhammed Babayev) çekiyordu.

            Bütün Sovyet Kürdileri’ni kapsayan “Yekbun”un temel amacı; Sovyetler Birliğinde ulusal hak taleplerinin yükselişe geçtiyi, onbinlerce Kürdün Ermenistan’dan kovulduğu ve Ermeni-Azeri savaşının yarattığı yeni koşullarda Kızıl Kürdistan’ı canlandırma olarak belirlenmişti. “Yekbun”, Kızıl Kürdistan’ı yeniden canlandırmanın mümkün olmadığı taktirde, Rusya’nın Avrupa parçasında veya Azerbaycan’ın Hazar denizi kıyısı arazilerinde Kürdler için milli bir özerklik verilmesini de yedekte tutmaktaydı. Temel hedef, özerklikti.

Sovyetler sallantıya girdiği süreçten itibaren bütün Sovyet Cumhuriyetlerinde Kürdler yeni sürgün tehlikeleri ile yatıp kalkmaktaydı. Ve sonraki gelişmeler korkuların yersiz olmadığını açıkça ortaya koydu. 1988’de Ermenistan’dan sürüldüler, 1990’da Kırgızistan’da Kürd köylerine saldırılar yapıldı, yüzlerce aile kovuldu. Özbekistan’a bağlı Fergane’de yaşanan olaylarıyla birlikte artan saldırılardan dolayı Özbekistan Kürdleri’nin büyük bir bölümü Kazakistan’a ve Rusya’ya kaçtılar. Rusya’da da rahat yoktu. Kafkasya’dan kovulan ve kaçan Kürdler, burada resmi kayda alınmıyor; sosyal, siyasal, ekonomik haklardan mahrum yaşamak durumunda bırakılıyordu. Rusya’ya bağlı Krasnodar bölgesinin Kalinin ilinde Kürdlerin yeni aldıkları evlerinden zorla çıkarılarak kovulması örneği yaşanmıştı. 1992-93 yıllarında, Sovyetler çöktükten sonra ise yüz binlerce etnik Kürd, Kızıl Kürdistan arazisinden sürüldüler.

            Yekbun, ilk geniş toplantısını Mayıs 1989’da Moskova’da gerçekleştirdi. Sekiz cumhuriyetten (Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Rusya) gelen ve önemli bir temsil gücü oluşturan bine yakın Kürd, toplantıyla birlikte 20 Mayıs’tan itibaren başkentin merkezinde mitingler ve oturma eylemleri düzenleyerek özerklik taleplerini ileri sürdüler. Moskova yönetiminin Kürd eylemcilere karşı itinasızlığı ve hatta baskıcı yaklaşımları eylemcileri yıldırmadı. Nihayet, eylemin ikinci haftasında Gavril Popov isminde bir yetkilinin başkanlığındaki heyet, “başkentte huzursuzluk yaratan” Kürd temsilcileri kabul ederek taleplerini bir kez daha dinledikten sonra devletin resmi görüşünü açıkladı.

            Heyet, Azeri ve Ermeniler arasında Kızıl Kürdistan’ı da kapsayan alanlarda savaşın sürdüğü bu günlerde Kızıl Kürdistan’ın gündeme sokulmasının savaşı daha da şiddetlendireceğini ifade ederek, bu sorunun çözümü için bir devlet komisyonu oluşturulacağı sözünü verdi.

            Sovyet Kürdleri 21-23 Eylül 1989’da Moskova kentinde ikinci geniş toplantısını ve SSCB Kürdleri kuruluş kongresini yaptı. Kongrenin başlamasından bir gün önce; 20 Eylül 1989’da SBKP MK genişletilmiş toplantısının Kürd sonunun çözümünü de içeren genel bir kararı Kürdlerin umutlarını bir nebze de olsa arttırmıştı.

            Sovyet Kürdleri’nin ilk kongresinde “Yekbun” örgütünün Tüzük ve Programı kabul edilerek SSCB hükümetinden bu örgütün resmen kayda alınması ricasında bulunuldu.

Bölgelerden Moskova’ya akan Kürd temsilciler arasında örgütsel bir bütünlük söz konusu değildi. Özellikle üzerinde Azeri ve Ermenilerin kanlı savaş yürüttüğü Kızıl Kürdistan’ın siyasi yollarla yeniden inşa edilmesinin mümkün olup olmadığı konusundaki tartışmalar, Kürdlerin sonuç alıcı adımlar atmasını zorlaştırıyordu. Böylesi parçalı duruştan dolayı bir defasında SSCB Yüksek Şurası (parlamento) Milletler Sovyet’i başkanı Refik Nişanov, Kürdleri aynen şu sözlerle azarlamıştı: “Başta  kendi aranızda Kızıl Kürdistan’ı yeniden canlandırmak isteyip istemediğinizi netleştirip öyle gelin ki, biz de bu sorunu çözmeye çalışalım”.

          Kızıl Kürdistan meselesinin Kürdlerin iradesiyle gündeme gelmesini istemeyen Ermenistan ve Azerbaycan cumhuriyetlerinin de dolaylı yollarla etkili olduğu bu tartışmalara bakmayarak Sovyet Kürdleri “SSCB Kürleri 1. Genel Kongresi”nde “Azerbaycan SSC arazisinde bulunan ve 1929 yılında yasal olmayan yollarla ortadan kaldırılan Kürd özerkliğinin yeniden oluşturulması” biçiminde ortak karara ulaştılar. Bu süreçte Moskova’nın “Minsk” otelinde ofis kurmuş Kürdler, aşındırmadıkları devlet kapısı bırakmadılar.

          1989 sonunda Muhemmed Babayev’in başkanlık ettiği “Kürd otonomisini yeniden inşa komitesi” heyetini SSCB parlamentosu milli politika ve uluslar arası ilişkiler komisyonu başkanı G. Taraseviç kabul ederek durumu inceleme sözünü verdi. Kürdlerin görüştüğü diğer yetkililer; SSCB Azınlıklar komitesi başkanı Ariyembov, SSCB parlamentosu Milletler Sovyet’i başkanı Refik Nişanov da “ayrı ayrı cumhuriyetlerde yaşayan Kürdlerin otonomi istemleri belgeli biçimde kendilerine ulaştırıldığı taktirde sorunun çözümünün kolaylık kazanabileceği” biçiminde ifadeler sarf ederek Kürd mücadeleciler karşısında sözde yeşil ışık yaktılar. Aslında ipe un sarmaktan başka bir şey yapmıyorlardı.

          Nihayet, devletin Mayıs 1989’dan sonra verdiği “Kürd otonomisinin yeniden inşası konusunda komisyon kurma” sözü, 1990 yılının son baharında gerçekleşti. “Kürd halkının sorunları üzere” SSCB parlamentosu milletvekillerinden Vitaliy Sobolev’in başkalığında 8 parlamenter ve 4 Kürd temsilciden oluşan özel komisyon ilk toplantısını 20 Kazım 1990’da yaptı. Komisyonunun görevi, arşiv belgelerini inceleyerek Kürd otonomisi hakkındaki gerçekleri ortaya çıkarmak ve Kürdlerin yaşadıkları cumhuriyetlerde araştırma yaparak “Kürdlerin bir Otonom Cumhuriyete ihtiyaçlarının olup olmadığını” tespit etmekti. Hakları ellerinden alınan bir halk ancak bu kadar oyalanabilirdi.

          Bunun ardından SSCB Adliye Bakanlığı, 27 Mart 1991’de tüzük ve programında “Kürd otonomisinin yeniden inşası” ifadelerinin yer aldığı “Yekbun” Toplumsal Birliğini kayda alarak Kürdlerin Anayasal yollarla Kızıl Kürdistan mücadelesi yürütmesine yeşil ışık yaktı.

          SSCB parlamentosunun ve Adliye Bakanlığının bu kararları hala SSCB içerisinde bulunan Azerbaycan ve Ermenistan cumhuriyetlerinin tepkilerine yol açtı. Kürd ahalinin sorunları üzere milletvekili komisyonunun toplantılarına davet edilen Azerbaycan temsilcileri Kızıl Kürdistan’ın inşasına karşı olduklarını net ifadelerle dile getirdiler. Komisyonun ilk toplantısında Azerbaycan SSC KP MK birinci sekreter yardımcısı Mamedov, özetle şu ifadeleri kullandı: “Kürdler henüz otonomi idare etmek tecrübesine sahip değildirler. Önce kültür merkezleri oluşturabilirler. Yalnız bundan sonra mesele gündemleştirilebilir”. Komisyonun 120 milletvekilinin katıldığı ikinci genişlendirilmiş toplantısında Mamedov aşağıdaki tehdit içeren açıklamayı yaptı: “Azerbaycan’da özerk Kızıl Kürdistan hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Ülkemizde yalnız 12.600 Kürd yaşamaktadır. Sizler, sayın milletvekilleri, halkımızın Kürdlere de Ermenilere yaklaştığı gibi yaklaşmasını mı istiyorsunuz?”. Komisyonun 3. toplantısında ise Mamedov, ifadelerini yumuşatarak şu açıklamada bulundu: “Karabağ çelişkisinin çözümünden sonra Kürd sorununu da çözeceğiz”[ V. Mustafayev “Kürdistan tarihi” Sofya, 2002, Rusça].

          Ancak Kürdleri Azerbaycan yetkililerinin görüşlerinden çok Moskova’nın  yaklaşımları ilgilendiriyordu. 91’e gelindiğinde Moskova daha umut verici davranmaya başlamıştı. Sovyetler Birliği sıkışık durumdaydı. Belki de SB’nin dağılmasını Ruslardan fazla Kürdler istememekteydiler.

          Mayıs 1991’de, yani Kürdlere otonomi sözü verildiğinde Azeri-Ermeni savaşı kanlı sahnelerini yaşamaktaydı. Ermeniler Ruslarında desteği ile artık savaştaki üstünlüğünü kanıtlamış durumdaydılar. Azeriler açısından başlayan yenilgiler, Baku’de iktidar kavgalarını hat safhaya çıkarmıştı.

          Kızıl Kürdistan illerinin Ermenilerce işgalinde Azerbaycan Halk Cephesinin (AHC)  provokasyonları ile Ermenilere teslim edildiği yabancı siyasi uzmanlarca sıkça dile getirilmiş ve Azerbaycan’ın resmi yetkililerince de teyit edilmiştir. Hatta dönemin bazı üst düzey yöneticileri; AHC Laçın il başkanı ve il valisi Arif Paşayev, AHC Kelbecer il başkanı ve il valisi İlham Hesenov, AHC’li Azerbaycan savunma Bakanı Rehim Gaziyev, AHC’li Azerbaycan iç işleri bakanı İskender Hemidov vb. bu ihanetten dolayı cezalandırılmışlardır.

          Gerçekten de Azerbaycan basınına konuşan binlerce tanığın anlatımları bu konuya ışık tutar niteliktedir: Azeriler tarafından “Karabağın yüreği”, Azerbaycan’ın “baş tacı” sayılan Şuşa şehri 8 Mayıs 1992’de AHC’nin dolaylı desteği ile Ermeni ordularının eline geçmiş ve AHC bu olay üzerinden “ihanetçi iktidarı” tahtından indirmeyi hedeflemişti. “Şuşa ihanetini” ciddi siyasi koz olarak kullanıp halkı iktidara karşı ayaklandıran AHC, gerçekten de bir hafta sonra, 15 Mayısta Abulfez Elçibey başkanlığında iktidarı ele geçirmeyi başarmıştı.

          17 Mayıs 1992’de Laçın ili, AHC yöneticilerinin provokasyonları ile Azeri ordularının savaşmadan bölgeden çekilmesi sonucunda bir gün içerisinde Ermenilerin eline geçti. Halkın tamamı ilden kaçmak durumunda kaldı. Olayların böylesi bir seyir izlediğini binlerce olay tanığıyla birlikte, sonradan “vatan hainliği” ile suçlanan AHC yöneticilerinin mahkeme ifadeleri de açıkça ortaya koymaktadır.

          Plan işlemişti. AHC iktidarı ele geçirdikten iki gün sonra Laçın’ın teslim edilmesi ile başlayan işgal serisi, Kelbecer ve Gubadlı illerinden sonra 29 Ekim 1993’te Zengilan ilinin de Ermenilerin eline geçmesi ile sonuçlandı.

          Ne var ki, Kızıl Kürdistan’ın dört iliyle birlikte Azerbaycan’ın diğer üç ilinin de Ermeni işgali altına girmesi, Türkiye’nin Türk dünyasına karadan birleşmek hevesinin gerçekleşmesine yetmediği gibi, planlarının suya düşmesine de yol açtı. Türk-Azeri ittifakının basiretsiz planlamaları karşısında daha uyanık davranan Ermeniler, bölgede ellerini daha da güçlendirdiler.

          1991 ortalarında Rus yönetimindeki bazı kesimlerin Dağlık Karabağ’la Ermenistan arasında, Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları dahilinde, Kürdlerin yaşadığı eski Kızıl Kürdistan topraklarında inzibatı Kürd bölgesi (ara bölge) oluşturmak planları söz konusuydu. 1991’de Moskova ve Bükü’nün kapılı kapıları arkasındaki tartışmaların içeriğine ulaşma imkanımız olmasa da, Mayıs 1991’de M.S.Gorbaçev’in temsilcisinin Kızıl Kürdistan için mücadele veren “Yekbun”culara “Azerbaycan yetkilileri ile konuşuldu, kısa sürede Kürdistan özerkliğini ilan edeceğiz” söylemesi, Moskova ile Baku arasında ciddi bir pazarlık olduğunu kanıtlamaktaydı. Mayıs ayında Azeri ve Ermeniler arasında henüz barışçıl yollarla çözüme ulaşma umutları tükenmemişti. 23 Eylül 1991’de Rusya’nın Jeleznovodsk kentinde Rusya ve Kazakistan devlet başkanları aracılığı ile Azerbaycan ve Ermenistan arasında sorunun barışçıl yollarla çözümü için yapılan anlaşma da barış umutlarının hala var olduğunu göstermekteydi.

Ancak hem Sovyetler Birliği genelinde, hem de bölgede gelişmelerin arzu edilmeyen hızı, barışçıl çözüme fırsat vermeyen boyutlara ulaştı.

          Artık 1991 ortalarından sonra Sovyetler Birliğinin bu biçimiyle ayakta kalamayacağı, işin içinde olanlar tarafından iyice anlaşılmıştı. Sovyet yetkilileri, sözün gerçek anlamında artık kendi başlarının çaresine bakmaktaydı. Azerbaycan ve Ermenistan devlet başkanları arasındaki sorunu barışçıl yollarla çözmek temelindeki anlaşmaya bakmayarak, Azerilerin savaş cephelerindeki zayıflığından ve Baku’de ipin ucunun kaçırıldığı iktidar kavgalarından güç alan Ermeniler, daha saldırgan bir pozisyona girmişlerdi. Yıl sonunda (26 Aralık 1991) Dağlık Karabağın başkenti Stepanakert (Xankendi) tümden Ermenilerin denetimine girmiş, “insani yardım koridoru”nun iki temel kenti; Şuşa ve Laçın’ın işgal zemini hazırlanmış, Böylesi bir durumda Ermeni-Azeri çelişkisinin barışçıl yollarla çözümünün bir parçası olarak düşünülen Kızıl Kürdistan’ın yeniden inşasının gündemde kalması için gerekçeler de ortadan kalkmış oluyordu.

          Rusların “Yeni Kızıl Kürdistan” düşüncesine sıcak yaklaşmasının önemli nedenleri vardı. (1) 80’li yılların sonu ve 90’lı yılların başları SSCB’de etnik çatışmaların ve merkezden kaç eğilimlerinin güçlendiği yıllardı. Moskova bu çatışma ve eğilimleri dengeleyici güçlere ihtiyaç duymaktaydı. Kürdler, Kafkasya’nın bu çatışmalı bölgesinde böylesi bir güç olarak düşünülmüştü.  (2) 1991’de Kürd sorunu dünyanın merkezindeydi; ABD’nin Irak müdahalesiyle birlikte, Güney (Irak) Kürdistan fiili bağımsızlık kazanmış, Kuzey (Türkiye) Kürdistan’da özgürlük mücadelesi askeri, siyasal açıdan zirve noktasına ulaşmıştı. “Kürdistan devleti kurulabilir” ihtimallerinin güçlü olduğu bu yıllarda Kürdlerle Rusların en iyi işbirliği zemini Kızıl Kürdistan olabilirdi. (3) Ayrıca Rusya, ABD’nin Türkiye üzerinden Azerbaycan, Gürcistan ve Çeçenistan’da etkin olma politikalarına karşı Türkiye’den çok çekmiş ve Orta Doğu’da gelişme gösteren Kürdler şahsında “sadık dostlara” ihtiyaç duyması doğaldı. 

Ancak 1991 yılının sonuna doğru genelde Sovyetler Birliğinde ve özelde de Kafkasya çapında yaşanan gelişmeler, Rusların Orta doğu’da  olduğu gibi Kafkasya’da da “yardımcı faktör” olarak baktığı Kürdler üzerinden henüz olgunluk kazanmamış politikalarını gerçekleştirmesine fırsat vermedi.

          1992’de ise Kızıl Kürdistan etrafında dönenen gelişmeler, farklı boyutlar kazanmaya başladı… Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ, Kızıl Kürdistan ve bu bölgeler dışında kalan bir çok arazileri peş peşe Ermeni ordularının eline geçti. Sovyetler Birliği artık yoktu. Kafkasya Cumhuriyetleri, hamilerinden kopuk olmasalar da kendi ulusal çıkarlarına denk gelen  politikalar yürütmek çabası içerisindeydiler. Sovyetler Birliği’nin artık mevcut olmayışı ve 17 Mayıs 1992’de Laçın’ın Ermenilerin eline geçmesi, Azeriler kadar Ermenilere de güvenmeyen “Yekubun”cuların Kızıl Kürdistan umutlarını yerle bir etmişti.

          Bu süreçte, özellikle Laçın’ın işgalinden hemen sonra Rusya Savunma Bakanlığı çevrelerinin ve Ermeni hükümetinin planlamasıyla bazı Kürdlerin yaptığı “Laçın çıkışı” Kürdleri kullanıp atma ebedi senaryolarının bir örneği olarak dikkat çekmektedir…

          17-18 Mayıs 1992’de Laçın ilinin Azerilerce teslim edilişiyle birlikte Ermeniler, dünya kamuoyunun Ermeni toprakları olarak kabullendiği Dağlık Karabağ dışında ilk Azerbaycan ilini işgal etme pozisyona girmiş bulunuyordu. Ermeniler  işgali yasal-hukuki muhtevaya büründürme ihtiyacı hissetmekteydi. Kürdler bu iş için biçilmiş kaftandı.

          Dünyanın Kürdlerin yaşadığı topraklar olarak bildiği Laçın’da sahte bir Kürd cumhuriyeti ilan edilerek işgale hukuki statü kazandırılacaktı… Ermeniler bu plan için “Yekbun” başkanı M. Babayev ve diğer “Yekbun”cularla PKK,akanın etkisiyle yolları ayrılan örgütün başkan yardımcısı V. Mustafayev’i ve Ermenistan’da yaşayan Yezidi-Kürd aydınlarını değerlendirmeyi yeğledi.

          Eski Kızıl Ordu Albayı olan Mustafayev, bölgedeki gelişmelerin karakterini ve Ermeni planlamalarının özünü tahlil edebilecek güçte olmasına rağmen Rusya Savunma Bakanlığındaki kimi yetkililerin tavsiyeleri ile Ermenistan’la işbirliğine girerken hangi akla hizmet ettiğini anlamak mümkün değil.

          Laçın işgalinin hemen ardından V. Mustafayev bölgeye gitti. Yaklaşık bir ay sonra, 1992’nin 9 Haziran günü Erivan’dan birkaç otobüsle Laçın’a getirilen Yezidi Kürdlerle burada bir toplantı yapıldı. Toplantıda, başkanlığını V. Mustafayev’in yaptığı Kürd Özgürlük Hareketi adına “Kafkasya Kürdistanı’nın Bağımsızlığı Deklarasyonu” kabul edildi. 9-10 Haziran’da gerçekleşen toplantıda Kafkasya Kürdistanı ilan edilmesi hakkındaki karar,  Ermenilerin bölgeye çağırdığı gazeteciler tarafından dünyaya yayıldı. Ve Kürdler yeniden geldikleri otobüslerle Erivan’a geri götürüldüler…

          Böylece Ermenistan, işgalin üzerine “Kürd topraklarında Kürd oluşumu” perdesi çekmiş oldu. Oysa, Kafkasya Kürdistanı’nın ilan edildiği 1992 Haziran’ında Laçın’da toplantı yapan kişiler dışında tek bir Kürd bile bulunmamaktaydı…[ V. Mustafayev “Kürdistan tarihi” Sofya, 2002, Rusça. Yine bak:  Tosıne Reşit  “Tarihi bir yalan” makalesi “Roja Nu” sayı 13-15, Kürdçe].

          Dağlık Karabağın Ermeniler tarafından ele geçirilmesinden ve Kızıl Kürdistan’ın işgalinden 23 yıl geçse de, Dağlık Karabağ sorunu henüz çözülmüş değildir. Azerbaycan arazileri Ermeni işgali altında bulunmakta,  1991’de ilan edilmiş Dağlık Karabağ cumhuriyeti hukuki olarak tanınmamakta, Ermeni işgali sonucunda bölgeden sürülmüş bir milyondan çok Azeri ve Kürd, mülteci yaşamı sürdürmektedir. En önemlisi de Azerilerin fili yenilgisine ve Ermenilerin kazanımlarına rağmen, Karabağ sorunu her zaman patlamaya hazır bir mayın olarak ortada durmaktadır. Ermeniler, Dağlık Karabağ dahil ele geçirdikleri 12 ili silah zoruyla ellerinde tuttukları gibi, Azeriler de silahlı mücadele için askeri hazırlıklarını gün günden güçlendirme faaliyetlerini sürdürmektedir.

          İşgal edilmiş araziler içerisinde yer alan Kızıl Kürdistan ve Kürd faktörü ise tümden gözden çıkarılmıştır. Bügün Ermenistanda ve işgal ettikleri topraklarda Müslüman bir Kürd veya Türk yaşamadığı gibi her olayda Ermenilerle müttefik olan Yezidi Kürdleride sürmek için kamulaştırma adı altında arazilerine ve evlerine tedrici bir şekilde el koyulmakta göçe zorlanmaktadırlar.

          Bütün bunlar olup biterken PKK Ermenistan’ın yanıda yer almış ve halen de aynı politikasını sürdürmektedir.

Bu Yazıya Emoji ile Tepki Ver

0
0
0
0
0
0
0
0
0

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir!

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir cevap yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

 Abdullah Ağustos 7, 2015 Cevapla
0 0

Bu yazı Sn. Hejarê Şamil’in 2005 yılında İstanbul’da ‘Pêrî’ yayınevinde yayınlanmış “Sovyet Kürtleri” hakkında tarihi ve güncel inceleme DİASPORA KÜRTLERİ” kitabından özetlenmiştir. Birçok cümle olduğu gibi kopyalanmıştır. Makale yazarının, özenli davranarak Hejarê Şamil’in emeğine saygının gereği olarak kaynak göstermesi gerekirdi…