Ehlibeyt – 3

mehmetnurituran

Yine İmam Buhari Sahihi’nde (3713, 3751 numara) Hz. Ebu Bekir’den şunu rivayet ediyor:  “Muhammed (ASM)’in akrabalarının hakkını gözetin (haklarını  koruyun)”

Hz. Hasan’ın torunu Abdullah diyor ki: “Bir ihtiyaç için Ömer b. Abdü’l-Aziz’e gittim. (Medine valisi iken) Bana dediler ki; Bir ihtiyacın olduğunda, ya bana haber gönder veya bana yaz,( işin görülecektir). Seni kapımda görmekten (Allah’tan) haya ederim.” (ed-Dineveri: el-Mücalese kitabı: 1/261)

İmam Şafii’nin talebesi Rabi’ b. Süleyman diyor ki; “İmam Şafii ile beraber Hacc’a gittik. Yokuş çıkarken veya inerken ağlayarak şöyle diyordu: ‘Peygamber’in Al’i benim vesilemdir, onlarla Allah’a yalvarıyorum ki, yarın kıyamet gününde amel defterimin sağ elime verilmesini  umuyorum.’ Yine şöyle diyordu:

Ey Ehl-i Beyt-i Rasûlullah ! Sizi sevmek Kur’an’da  nazil olan bir farzdır. Kadrinizin yüceliği için şu husus yeterlidir: Size namazda salat ve selam okumayanın namazı yoktur (kabul değildir)’.

Ehl-i Beyt’i sevdiğinden onu  Rafizilikle itham edenlere şöyle söylüyor:

“Al’i Muhammed’i sevmek Rafizilik ise, Cin ve İns bilsin ki ben Rafiziyim.”

Bu hadis-i şeriflerden Ehl-i Beyt’den olanlara gereken saygının, sevginin gösterilmesi ve Peygamber Efendimizin zürriyeti olarak hak ettikleri mevkie oturtulmaları gerekirken, şu hususlara da  işaret etmek gerekir.

Bu zürriyete mensub olanları yalanlamamak, isbatlı neseb şecereleri olduğu halde, bunlara itibar etmeyerek bunların doğru olmadığını, uydurma olduğunu söylemek çok mesuliyetli bir tutumdur. Herhangi bir insan için bile gayri meşru olmakla itham etmek asla caiz olmadığına göre Ehl-i beyt’den olduğunu söyleyen birine inanmamak, menfi tutum içinde olmak doğru değildir.

Ehl-i Beyt’in nesepleri çok erken bir zamandan beri tespit edilmiş ve bir çok kitap telif edilmiştir. Zaman ilerledikçe kitaplarla tesbitleri zorlaşınca şecereler yazılmış ve Nakibül-eşraf olarak seçilen yine Ehl-i Beyt’e mensub güvenilir kimseler tarafından bu şecereler tasdik edilmiştir. Hiç bir zürriyete nasip olmayan bu ispat tarzı bu mübarek zürriyete nasip olmuştur.

Şunu da belirtelim ki; bu temiz zürriyete hakikaten mensup olmadığı halde, hilaf-ı hakikat olarak böyle bir iddiada bulunmak büyük bir günah ve cinayettir.

Aşağıda zikredilecek olan hadis-i şerifler, nesebi sabit olanın nesebini inkar etmenin veya hilaf-ı hakikat olarak iddiada bulunmanın ne kadar büyük günah olduğunu bize açıkça ifade etmektedir.

İmam-ı Buhari’nin Sahih’inde (3509 numara) rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “En büyük iftira, bir kimsenin gerçekte kendi babası olamayan bir kimsenin babası olduğunu iddia etmesi, gözüyle görmediği bir şeyi gördüm demesi ve Peygamber’in söylemediği bir şeyi ‘söyledi’  demesidir.”

Yine İmam-ı  Buhari Sahih’inde (4327 numara)  şu  hadisi rivayet ediyor: “Bilerek babası olmayan bir kimseyi babamdır diye idida edene cennet haramdır.”(14)

İbn-u Mace’nin (2610 numara) rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber şöyle buyuruyor: “Babası olmayana kendini nisbet edene; Allah’ın, meleklerin ve insanların laneti üzerine olsun.”

İbn-u Mace’nin es-Sünen kitabında (2744 numara), Ahmed b.Hanbel’in Müsned’inde (6980 numara) rivayet ettikleri hadis-i şerifte, bir nesebi inkar etmenin veya doğru olmadığı halde bir nesebi iddia etmenin küfür olduğu beyan edilmiştir.

Şöyle bir ölçü kabul edilmiştir: İnsanlar nesebleri hususunda emin kabul  edilirler.

Ancak şunu ifade edelim: Elinde isbatı olmayanların her ne kadar ecdadından böyle bir nisbeti işitmiş olsa da, başkasını sui zanna sokmamak için bu hususta susması gerekir.

Bu aşamada Nakîbü’l-eşrâf müesesi hakkında biraz bilgi vermek istiyorumki mes’ele daha iyi anlaşıksın.

Nakîbü’l eşrâf, ilk olarak Abbasi halifesi Mütevekkil zamanında oluşturulan bir kurumdur. Bu zamandan itibaren diğer İslâm devletlerinde nikâbet teşkilatı varlığını sürdürmüştür.

Nakîbü’l Eşraf, Osmanlı Devleti’nde protokole tabi değildir. Vasıtasız olarak ve vaktini kendi belirleyerek padişahla görüşebilir. Padişahın başkanlık ettiği divanlarda diğer devlet erkânından ayrı olarak padişah ile aynı sedire oturur.

Osmanlı Devleti’nde de ilk olarak sâdât nikâbeti Sultan Yıldırım Bayezid zamanında Mayıs 1400 tarihinde tesis edilmiştir. İlk Nakîbü’l-eşrâf da Seyyid Ali Nata b. Muhammed olmuştur. Ondan sonra oğlu Seyyid Zeynelabidin babası gibi seyyid ve şeriflere nâzır olmuştur.

Nakîblik, Fatih Sultan Mehmed zamanında bir ara kaldırılmışsa da, II. Bayezid devrinde yeniden oluşturulmuş ve son devirlere kadar varlığını devam ettirmiştir. Bu tarih görünüş olarak kuruluş tarihidir. Yoksa Osmanlının kuruluşundan itibaren seyyid ve şeriflerin öneminin olmadığı anlamına gelmez. Nakîbü’l-eşrâflık, ilmiye sınıfının en üst seviyesine çıkan seyyidlere veriliyordu. Nakîbü’l-eşrâflar, kadılar gibi belirli bir süre için görevlendirilmiyor, uzun yıllar iş başında kalıyorlardı. Resmi giysileri, konakları ve kendilerine hizmet eden adamlarıyla saygın bir yer tutuyorlardı.

Osmanlı Devleti’nde nakîbü’l-eşrâflar hakkında ilk biyografik eser Ahmet Rıf’at Efendi’nin Devhatü’n Nukabâ adlı eseridir. Bu eser 1500’lü yıllardan itibaren 1800’lü yıllara kadar Nakîbü’l-eşrâf olarak görev yapan toplam 62 kişinin biyografisini vermiştir.

Nakîbü’l-eşrâfın başlıca görevi, Hz. Muhammed’in (ASM)’n soyundan geldiklerine ilişkin ellerinde belgeleri bulunan seyyid ve şeriflere tanınmış olan ayrıcalıkları korumaktı. Nakîbü’l-eşrâflar, eyalet, sancak ve diğer yerleşim birimlerindeki kaymakamlıkları vasıtasıyla bütün seyyid ve şeriflerin isimlerini kapsayan defterleri tutarlardı. Şecere-i Tayyibe denilen bu defterlerde Peygamber soyundan geldiklerini belgeleyenlerin soy kütükleriyle birlikte bulundukları şehir, siyâdet veya şerâfet silsilesi, evladı, ahval ve ahlakı, ikametgâhı, görevi ve durumları kayıtlı idi.

Seyyid ve şeriflerin kanunlara aykırı tutum ve davranışları görüldüğünde veya herhangi bir suç işlediklerinde, İstanbul’da Nakîbü’l eşrâf, taşralarda ise nakîbü’l-eşrâf kaymakamları tarafından yargılanır, gerekli cezaya çarptırılırlardı. Yöneticiler ve kadılar bu işe karışamazlardı. Halktan ayırt edilmeleri için başlarına yeşil sarık sarmaları mecburi idi.

Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları, İstanbul’dan Nakîbü’l-eşrâf’ın sadrazama mektupla sunulmasından sonra atanırlardı. Genellikle bir yıllık süre için atanan nakîbü’l-eşrâf kaymakamlarının atanmaları mektuplarında, doğrudan kaymakam atanan kişiye hitap edilmekte olup, seyyidlerin üzerlerine kaymakam olarak tayin edildikleri bildirildikten sonra, göreve tayin edildikleri tarih yazılır ve daha sonra görecekleri işler açıklanırdı.

Seyyidlerin haklarının korunması, arûsiyye ve tevcihiyye gibi vergilerin aldırılmaması, bunlara hürmet edilmesi, sahte seyyidlik iddiasında bulunanlara müsaade edilmemesi, seyyidlerin tespit edilerek İstanbul’a bildirilmesi ve bunların halktan ayırt edilebilmeleri için yeşil sarık ve cüppe giydirilmesi gibi yapacakları işler açıklandıktan sonra, Nakîbü’l-eşrâf’ın imzası ile tamamlanan atama mektuplarının, Isparta Şer‛iyye siciline kaydedilmesi ile birlikte atama işlemi de tamamlanmış olmaktaydı.

Atanan nakîbü’l-eşrâf kaymakamları, Nakîbü’l-eşrâf’ın sancak merkezlerinde uygun gördüğü kadılardan, müderrislerden, eski nakîbü’l-eşrâf kaymakamlarından veya eşraftan birisi oluyordu.

 Seyyid ve şerif oldukları belgelerle ispatlanmış olan bu kişilere toplum tarafından çok büyük saygı, sevgi ve itibar gösterilmiştir. Aynı zamanda devlet de onları vergi verme ve benzeri bütün kamu yükümlülüklerinden muaf tutmuştur. Kendilerinden önceki İslâm devletlerindeki yerleşmiş uygulama gibi, Osmanlı Devleti’nde de seyyidler askeri sınıfdan muaf tutulmuştur. Örneğin, 16. yüzyıl’da Hamid Sancağı’nda vergiden muaf olanlar arasında şerifzâde, âl-i Rasul ve seyyidlerin de yer aldığı görülmektedir. Toplam 26 adet olarak sâdât-ı kirâmın vergiden muaf olduğu kayıtlara geçmiştir.

Seyyid ve Şerif olduğunu iddia edenlere veya başkası hakkında böyle bir iddiada bulunanalara açıkça şunu söylemeliyizki nakîbü’l-eşrâf defterleri İstanbul Müftülüğünün bulunduğu yerdedir oradan soy secerelerini çıkarsınlar bizde ellerinden öpelim. Yoksa kuru kuruya boş iddialarda bulunup kendilerini küçük düşürmesinler ve bu mübarek nesebi ulu orta tartışmaya sebep olmasınlar.

Seyyid ve Şerif olan Kişilerin Dikkat Edecekleri Hususlar:

Ehl-i Beyt’e mensup olanların dindar ve takva sahibi olmaları, İslami ilimleri öğrenmeye özen göstermeleri gerekir. Cehalet, bu yüce zürriyete yakışmaz.

Kibirden, gururdan, kendini beğenmekden ve nesebi ile iftihar etmekden kaçınmaları gerekir. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de şunu buyurmaktadır: “Allah katında en değerli olanlarınız takva sahibi olanlarınızdır.” (el-Hucrat:13)

Peygamber Efendimiz de: “En şereflileriniz takva sahibi olanlarınızdır.” buyurmuştur. (Buhari: (4/153) Müslim: (2378) )

İmam Müslim (4/2074) şu hadis-i şerifi rivayet ediyor: “Amel etmediğinden dolayı geride kalan bir kimseyi nesebi  ileriye  götüremez.”

Güzel ahlak sahibi ve mütevazi olmaları, herkesi şefkatle kucaklamaları gerekir. Hareket ve muameleleri ile “hakikaten Peygamber torunudur” dedirtmeleri onlara en yakışanıdır.

Bu yazımızda İslam aleminin en güzide şeceresini anlatmaya gayret ettik. İnşaallah hata etmemişizdir. Hiç kimseyi memnun etmeye veya üzmeye niyetim yoktur tek amacım sahih kaynakları esas alarak olduğu gibi doğru bilgileri aktarmaktır. Budan sonraki yazımıza Allah nasib ederse Ehl-I Beyt imamlarının hayatları ile devam edeceğiz.

Allaha emanet olun. Duâlarınızı eksik etmeyin. Hürmetlerimle.

 

Bu Yazıya Emoji ile Tepki Ver

0
0
0
0
0
0
0
0
0

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir cevap yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.